Son iki gün içinde peş peşe okullarda yaşanan silahlı saldırılar, yalnızca münferit şiddet olayları olarak ele alınamayacak kadar derin bir krize işaret ediyor. Bu tür olaylar, bireysel patolojilerin ötesinde, toplumsal düzeyde biriken gerilimlerin ve çözülmelerin sahneye çıkması olarak okunmalı.
Psikolojik düzlemde bakıldığında, bu saldırılar çoğu zaman saldırganın yoğun bir değersizlik duygusu, dışlanmışlık algısı ve kontrol kaybı yaşayan bireylerin uç tepkileri olarak karşımıza çıkar. Fail profillerinde sıklıkla görülen ortak tema; görünmez olma hissi ile görünür olma arzusu arasındaki birlikteliktir. Bu bireyler, varlıklarını ancak yıkıcı bir eylem üzerinden hissettirebileceklerine dair çarpık bir inanç geliştirebilirler. Özellikle ergenlik ve genç yetişkinlik döneminde kimlik oluşumunun kırılganlığı, bu tür radikal davranışlara zemin hazırlayabilir.
Ancak meseleyi yalnızca bireysel psikopatolojiye indirgemek ciddi bir indirgemecilik olur. Sosyolojik perspektif, bu olayların daha geniş bir bağlamda ele alınmasını zorunlu kılar. Günümüz toplumunda artan yalnızlık, rekabet baskısı, sosyal medya üzerinden sürekli karşılaştırılma hali ve başarının dar bir tanıma sıkıştırılması ve maalesef madde kullanımı gençler üzerinde ciddi bir yük oluşturuyor. Okullar ise giderek yalnızca akademik performansın ölçüldüğü mekanlara dönüşürken, duygusal ve sosyal gelişim çoğu zaman ihmal ediliyor.
Buna ek olarak, şiddetin kültürel temsili de göz ardı edilmemeli. Medyada ve dijital platformlarda şiddetin estetize edilmesi, bazı kırılgan bireyler için bir model oluşturabilir. Özellikle kimlik arayışı içindeki gençler, bu tür eylemleri bir “mesaj verme” ya da “iz bırakma” aracı olarak algılayabilir.
Bir diğer önemli boyut ise aidiyet meselesidir. Okul, ideal olarak bireyin kendini güvende ve ait hissettiği bir ortam olmalıdır. Ancak akran zorbalığı, sosyal dışlanma ve öğretmen-öğrenci ilişkilerindeki mesafe, bu aidiyet duygusunu zayıflatabilir. Aidiyetin çözüldüğü yerde ise öfke, yabancılaşma ve nihayetinde düşmanlık gelişir.
Peki ne yapılmalı?
Öncelikle, okullarda yalnızca akademik başarıya odaklanan anlayış terk edilmelidir. Okullar öğretim yeri olduğı kadar da eğitim yeri olduğu hatırlanmalıdır. Psikososyal destek mekanizmaları güçlendirilmeli, okul psikolojik danışmanlarının sayısı ve etkinliği artırılmalıdır. Risk altındaki bireyleri erken dönemde tespit edebilecek çok katmanlı sistemler kurulmalıdır. Bu sistemler arasında okul aile iletişimi ve psikiyatri/psikoloji hizmeti mutlaka yer almalıdır.
İkinci olarak, ailelere önemli bir rol düşmektedir. Çocukların duygusal ihtiyaçlarını fark etmek, onları yalnızca başarılarıyla değil, varlıklarıyla da kabul etmek, koruyucu bir faktördür. İletişimin yüzeysel değil, gerçek ve temas içeren bir düzeyde kurulması gerekir.
Toplumsal düzeyde ise şiddeti normalleştiren dil ve içeriklerle daha ciddi bir mücadele verilmelidir. Medyanın sorumluluğu burada büyüktür: sansasyonel anlatım yerine, neden-sonuç ilişkisini irdeleyen, bilinçlendirici bir yaklaşım benimsenmelidir.
Son olarak, bu olayları yalnızca “kötü bireylerin kötü eylemleri” olarak görmek yerine, toplumun aynası olarak okumak gerekir. Çünkü bu aynada gördüğümüz şey, yalnızca failin yüzü değil; aynı zamanda ihmal edilmiş ilişkiler, duyulmayan sesler ve ertelenmiş sorunlardır.
Okul saldırıları nasıl analiz edilmeli
Dr. Cengiz Çelik
Yorumlar