Her kadın cinayetinin ardından benzer cümleleri duyuyoruz:
“Çok seviyordu.”
“Bir anlık cinnet.”
“Psikolojisi bozukmuş.”
Bu ifadeler rahatlatıcıdır. Çünkü suçu bireysel bir hastalığa indirger ve toplumsal sorumluluğu görünmez kılar. Oysa kadın cinayetleri, münferit öfke patlamalarından ziyade, psikososyal bir zeminde filizlenen bir iktidar krizidir.
Birçok vakada tetikleyici aynıdır: Ayrılık. Kadının “hayır” demesi, ekonomik bağımsızlık talebi, yeni bir ilişki, koruma kararı başvurusu. Yani kadının kendi öznelliğini ilan ettiği an. İşte tam burada, birçok erkekde kontrol kaybı duygusu yoğun bir narsisistik yaralanmaya dönüşür. “Beni terkederek beni değersizleştiriyor” düşüncesi, “Benim olmayan kimsenin olamaz” inancıyla birleştiğinde şiddet, erkek zihninde meşrulaşmaya başlar.
Bu tabloyu yalnızca psikiyatrik hastalıkla açıklamak mümkün değildir. Elbette dürtü kontrol zayıflığı, madde kullanımı, antisosyal ya da narsisistik kişilik özellikleri riski artırabilir. Ancak belirleyici olan, şiddeti tolere eden kültürel kodlardır. Kadının “emanet” ya da “sahip olunan” bir varlık olarak konumlandırıldığı bir zihinsel iklimde, ayrılık bir ilişki sonu değil; bir mülkiyet kaybı gibi algılanır.
Şiddetin dili de bu zihniyetle biçimlenir. “Aşk cinayeti” ifadesi, failin eylemine romantik bir perde çeker. Oysa burada aşk değil, kontrol ve sahiplik vardır. Sevgi, asla yok etmeyi içermez.
Klinik gözlemler gösteriyor ki en riskli dönem, ayrılık süreci ve kadının güçlenme hamlesidir. Tehdit, takip, ısrarlı arama, sosyal medyada gözetleme… Bunların her biri şiddetin olası sinyalleridir. Ne var ki çoğu zaman çevre bunu “kıskançlık” ya da “sevgi göstergesi” olarak yorumlar. Sessiz tanıklık, şiddet zincirinin görünmeyen halkasıdır.
Kadın cinayetlerini “canilik” başlığı altında izlemek kolaydır. Zor olan, erkek kimliğinin kırılganlığını, kontrol saplantısını ve ataerkil kodları tartışmaktır. Oysa çözüm tam da bu yüzleşmede yatıyor. Her cinayet yalnızca bir hayatı değil, toplumun adalet ve güven duygusunu da biraz daha aşındırıyor. Ve her “bir anlık öfke” cümlesi, gerçeği biraz daha örtüyor.
Sorun öfke değil. Sorun, erkeğin kaybettigini düşündüğü iktidarını geri alma çabasıdır.
KADIN CİNAYETLERİ: BİR ANLIK ÖFKE DEĞİL, İKTİDAR MESELESİDİR
Dr. Cengiz Çelik
Yorumlar