“Bir yerden başlamak lazım” diyordu genç adam. Dibine kadar dünyaya daldığının farkındaydı. Türlü türlü dünya lezzetlerinin sadece dünyada kalacağını hissetmeye başlamıştı. Her şey güzeldi, keyifliydi ama yüreğinde bir ince bir sızı oluşmaktaydı. Biliyordu, bu dünyada yaptığı her şey yanına kalmayacaktı.

 Bu dünyanın bir de ötesi vardı. Yapılan her işten hesap sorulacaktı.

Bir şeyler yapmalıydı.  Dedesini hatırladı. Abdest alışını, kıldığı namazları… Kadere teslim olan ve kederden emin olan inançlı tavrını. Kur’an okurken akıttığı gözyaşlarını. Samimi Müslümanlığını. 

Gözleri yaşardı. Geçmiş geride kalmıştı. Belki dedesi kendisini kurtarmıştı. Ya o ne yapacaktı?

Çevresine baktı. Kendisine örnek alacak bir Müslüman aradı. Bulamadı. Çok acıydı.

Oysa söylenenlere göre dindarlık artmış, insanlar muhafazakarlaşmıştı. Herkes birbirine Müslümanlık taslamakta, her Cuma telefonu “hayırlı cumalar” mesajlarıyla dolup taşmakta, insanlar sosyal medya hesapları üzerinden dini paylaşımlar yapıp durmaktaydı.

Genç adam çevresindekileri yakından uzağa incelemeye başladı. Kendisine rol model olacak birine ihtiyacı vardı. “Bu adam hakiki Müslümandır, insan haklarına saygılıdır, hakkı hukuku adaleti her şeyin üstünde tutar, bu adamla iş yapılır, bu adam sözünde durur” diyebileceği birini bulamadı.

Üzgündü, şaşkındı, hayal kırıklığı yaşamaktaydı. Belki de ilk kez gönlünde bir iman hasreti başlamıştı. Müslümanın kendinden emin ve vakar tavrını takınmaya çalışacaktı. Hayata dair endişelerini ve yüreğindeki yangınları Allah sevgisi ile azaltacaktı.

Televizyonda hocalar birbiriyle ego savaşları yapmakta, insanlara sohbet sonrası pilav üstü et gibi, pilav üstü gıybet sunmakta, kutuplaştırmakta ve insanlığa yarar sağlamayacak tartışmalar başlatmaktaydı.

 Bir din, bir garibin yarasına merhem olmuyorsa ne işe yaramaktaydı? Bir din, haksızları susturmayıp, haklıları konuşturmuyorsa bir anlamı var mıydı? Bir din, kamu malını eşe dosta dağıtan ve yetim hakkını çatır çatır yiyenlere “hop dur bakalım, ne oluyor orada” demiyorsa, niçin vardı?

Bu tipler genç adamın kafasını karıştırmaktaydı. Müslümanlığı bu insanlardan öğrenenler arkalarına bakmadan koşup uzaklaşmaktaydı. Üstelik freni patlamış kamyon gibi, nerede duracakları belli olmamaktaydı.

Neyse ki genç adam, yanlış yola sapmadı. Kişiler üzerinden dine küsenlerden olmadı. Onun tek derdi vardı, samimi olmaktı. Çünkü insanlık samimiyet aramaktaydı. 

Bir şeyler yapmalıydı, bir yerden başlamalıydı. Ama ne yapacağını bilemedi.

O sırada ezan sesini işitti. Daha doğrusu bu kez dinledi. Tüm benliğiyle yüreğinde hissetti. Her cümlesini kendine bir mesaj olarak değerlendirdi. Ezanı bu şekilde dinlemeyeli ne kadar zaman geçmişti? 

Ezanın bir yerinde irkildi. O cümle belki de ilk kez dikkatini çekmişti. Kalbi ve zihni harekete geçti.

-Sahi, “hayye alel felah” ne demekti? 

Orhan DOĞANGÜNEŞ

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner145